|
Japonya’nın şansı, başta şogun ve yerel vali Daimyolar olmak üzere yöneticilerinin, daha 1650’li yıllardan itibaren, yani çevrecilik moda olmadan çok çok önce, durumun ciddiyetini farkedip derhal tepeden inme bir takım radikal önlemler almalarıdır. 1666 yılında şogun, halkı bilgilendirmek amacıyla ormanların azalmasına bağlı erozyon, kuraklık ve toprak kayması tehlikelerinde dikkat çeken bir bildiri yayınlar. Ormanların tekrar çoğalabilmesi ve sürdürülebilir bir şekilde işletilmesi için bir dizi önlem alınır. Orman işletmesi, babadan oğula miras bırakılabilen bir takım lisanslara bağlanır ve çok sıkı kontrol edilir. Konfiçyus felsefesine bağlı olarak insanlara daha az tüketmeleri, müsriflik yapmamaları, kaynaklarını paylaşmaları ve daha mütevazı yaşamaları öğütlenir. Belki de en ilginç değişim olarak, ev yapım tekniği baştan aşağı yenilenir. Çok kereste tüketen eski ağır, oymalı kakmalı ahşap evlerin yerini çok hafif malzemelerden yapılmış, adeta kağıt duvardan basit evler alır. Bu yeni tip evlerin, hem deprem hem de yangınlar açısından çok daha güvenli olduğu bütün ülkede halka anlatılır.
Böylece, 1650’lerde bakıldığında, aynı Grönland İskandinav uygarlığı gibi çökecekmiş gibi görünen Japonya az bir farkla, yöneticilerinin yerinde önlemler alması sayesinde paçayı kurtarır. Bugün yüksek nüfusuna rağmen Japonya’nın %70’i aşkın bir alanı ormanlarla kaplıdır. Gerçi bugünkü Japonya’nın ağaç tüketimi kendi ülkesiyle sınırlı değildir; endüstrileşmiş Japonya bugün Çin’le beraber kendi ormanları yerine yolsuzluklardan muzdarip Endonezya’nın değerli yağmur ormanlarını yutarcasına tüketmektedir. Ancak 18. ve 19. yüzyıllarda Japonya’nın kendi ülkesinden başka bir kereste kaynağı yoktu. O açıdan, bir çöküşün eşiğinden kurtularak kendi kendine yeterli, sürdürülebilir bir yaşam tarzı tutturabilmek, o zamanlar için bir başarıdır. Bu başarıda, 1720-1820 yılları arasında Japon nüfusunun hemen hiç artmaması (yakl. 27 milyon), halkın yöneticileri tarafından alınan önlemlerin yararlarını genelde anlayıp önemsemesi gibi faktörlerin de önemli rolü vardır.
Jared Diamond’un popüler bilim alanında bütün dünyada satış rekorları kıran kitabı "Collapse: How societies choose to fail or survive" (Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır Ya Da Yıkılır?), bence içinde yaşadığımız dönemde yazılabilecek en ilginç ve en önemli kitaptır.
Belki okul dönemlerinizden hatırlarsınız: Osmanlı tarihini nasıl da detaylı okumuş ve ezberlemiştik. Say bakalım oğlum, Karlofça Antlaşması’nın maddeleri nelerdir? Hiç çevresel faktörlerin ele alındığını hatırlıyor musunuz? Osmanlılar döneminde nüfus ne kadardı, orman işletmesi nasıldı? O dönemlerde Anadolu’da hangi doğal zenginlikler vardı, hangi hayvanlar yaşardı? Bu zenginlikler sonradan neden yok edildi? Büyük Osmanlı donanmasına ahşap savaş gemileri yetiştirmek için hangi ormanlar kurban edildi? Peki ya yakın Türkiye tarihi? En azından Manyas ve Göksu Deltası gibi bundan daha 10-20 yıl öncesinin büyük kuş cennetlerinin nasıl yok edildiğine ben kendim tanık oldum. Eskiden Van Gölü çevresinin yemyeşil ormanlarla kaplı olduğu söyleniyor. Bu ormanlar nasıl yok oldu da Van Gölü çevresi bugünkü kel ve kıraç görüntüsünü aldı? Tuz Gölü neden bir anda küçüldü? Türkiye hangi nedenlerle kuraklaştı ve Sudan, Çin, Irak gibi dünyanın su fakiri ülkeleri arasında sayılmaya aday oldu? Cumhuriyet kurulduğunda 13 milyon olan nüfus, neden 80 yıl içinde beşe katlandı? Neden bu konuda bir önlem alınamadı?
Tarih derslerinde çevresel faktörlerin ele alınmamasının nedeni bence basittir: Tıpkı ekonomiye olduğu gibi, uygarlık tarihine de tek yönlü tuhaf bir bakış. Toplumların kaderini belirleyen savaşlar, diplomatik ilişkiler, ideolojik akımlar, ticaret, teknoloji vs. tarihin kapsama alanına girer, ama nedense çevresel faktörler girmez. Sanki çevresel faktörler de en az diğerleri kadar kader belirleyici değilmiş gibi…
Aynı çevresel faktörleri ihmal eden çarpık bakış klasik ekonomi biliminde de geçerlidir. Alışılmış, güya refah düzeyini gösteren "kişi başına düşen dolar geliri" benzeri toptancı ekonomik ölçümler, güvenlik, konfor, benzin tüketimi gibi unsurları hiç hesaba katmadan "en iyi araba en hızlı giden arabadır" demek kadar tek yönlü bir yaklaşımdır. Tıpkı Çin’in büyük şehirlerinde olduğu gibi, kişi başına düşen dolar ileri giderken hayat kalitesi geriye gidebilir. Soluduğunuz hava zehirliyse, evde sular akmıyorsa bilgisayarınız olmuş, arabanız olmuş neye yarar?
Jared Diamond, Çöküş (Collapse) adlı kitabında alışılmışın dışına çıkarak uygarlık tarihine diğer faktörlerin yanında, çevresel yönden de bakıyor. Çöküş’ü okuduğunuzda çevresel faktörlerin uygarlıkların kaderlerinde ne kadar belirleyici bir rol oynadığını çok daha iyi anlıyorsunuz.
Peki Jared Diamond kim oluyor da, uygarlık tarihine bu kadar geniş bakabiliyor?
1937’de Boston’da doğan J. Diamond, Polonya asıllı Musevi bir aileden geliyor. Babası doktor, annesi öğretmen-müzisyen-dil bilimcisi. Önce Harvard Üniversitesi’nde tıp eğitimi alıyor. Fizyoloji ve biyofizik alanlarındaki doktorasını Cambridge Üniversitesi’nde tamamlıyor. Sonra 1962-66 yıllarında, üstün yetenekli öğrenciler grubuna seçilerek (junior fellow) Harvard’daki akademik eğitimine devam ediyor. 1966 yılında, yani daha 30 olmadan UCLA Medical School’da fizyoloji profesörü oluyor. 20’li yaşlarda ekoloji ve evrim konularında ikinci bir akademik kariyer yapıyor. Araştırma gezilerine katılarak Yeni Gine kuşlarını yıllarca ekolojik ve evrimsel açılardan inceliyor. 50’li yaşlarda ise coğrafya ve çevresel tarih alanlarında üçüncü bir akademik kariyer yaparak yine UCLA’da, coğrafya ve çevre sağlığı kürsüsünde profesör oluyor. Bugün UCLA’da halen bu konumda çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca annesi gibi dil bilimlerinde de (linguistic) meraklı olan J. Diamod iyi düzeyde 11 yabancı dil biliyor.
Bu kadar eğitimli, bu kadar okumuş bir insanın tipik bir masabaşı kitap kurdu olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat öyle değil. 17 kez gittiği Yeni Gine’de iki yıldan fazla kalmış. Burada yerel halkları tanımış, dillerini öğrenmiş. Bunun dışında Güney Amerika, Afrika, Asya ve Avustralya’yı dolaşmış. Olan bitenleri yerinde görmek için hakkında yazı yazacağı Paskalya Adası’na bile gitmiş.
Kendi alanlarında çok bilgili bazı akademisyenler olur anlatamazlar; anlatsalar da anlaşılamaz veya dinlenemezler. Jared Diamond kesinlikle onlardan biri değil. J. Diamond sadece kitapları satış rekorları kıran iyi bir yazar değil, aynı zamanda çok da iyi bir konuşmacı. Aşağıda linkini gördüğünüz, Collapse adlı kitabı hakkındaki seminer konuşmasını mutlaka dinlemenizi öneririm:
Jared Diamond'un Collapse hakkındaki konuşması (video.google.com)
Jared Diamond yazdığı kitaplar için birçok ödül kazanmıştır. Diğer kitapları arasında belki de en çok tanınanı, ona Pulitzer ödülü kazandıran „Guns, Germs, and Steel“ (Tüfek, mikrop ve çelik) adlı kitabıdır. Mutlaka okunması gereken bu kitabında da J. Diamond uygarlık tarihini ele almış, özellikle Avrupa uygarlıklarıyla diğer büyük uygarlıkları karşılaştırmıştır.
©Bilyap Aquaristic
Konuyla ilgili önerebileceğimiz diğer kaynaklar:
-
A New Green History of the World: The Environment and the Collapse of Great Civilizations, Clive Ponting
-
Jared Diamond'un tüketim alışkanlıkları ve yaşam kalitesi konulu video görüntülü bir konuşması (YouTube'dan). Ana fikirler:
- Ortalama bir Amerikalı, ortalama bir 3. dünya vatandaşına göre 33 kat daha fazla doğal kaynak tüketiyor.
- Ortalama bir Çinli, ortalama bir Amerikalı kadar tüketse dünyanın toplam petrol ve metal tüketimi iki katına çıkar.
- Daha fazla tüketim daha yüksek yaşam standartı demek değildir. Örneğin Kanada ve bazı Avrupa ülkelerinde, kişi başına düşen tüketim ABD'ye göre daha düşük olmasına rağmen yaşam standartı daha yüksektir.
- Kişisel hakları her zaman toplumsal hakların önünde görmek, toplumların yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Örneğin çevreyi kirletme pahasına sınırsız tüketim özgürlüğü, sigara içme özgürlüğü, özel arazideki bütün ağaçları kesme özgürlüğü, özel araziyi istediği gibi çirkinleştirme özgürlüğü...
|